Dini Haberlerim

İstiklal Marşı 97 Yaşında ! İstiklal Marşı’nın kabulünün bilinmeyen yönleri!

İstiklal Marşı 97 Yaşında ! İstiklal Marşı’nın kabulünün bilinmeyen yönleri!

İstiklalimizin, hürriyetimizin sembolü olan İstiklal Marşı, 12 Mart 1921 tarihinde kabul edildi. Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan İstiklal Marşı, İşgal altında geçen yıllarda, halkın ve ordunun moral gücünü arttıracağı düşünülerek düzenlenen bir yarışmanın neticesinde kabul edildi. İşte İstiklal Marşı’nın kabul edilme süreci:

İstiklal Marşı, kabulünün 97. yılında dizeleriyle ve Mehmet Akif Ersoy’un “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” sözleriyle yürekleri kabartmaya devam ediyor. İşte, İstiklal Marşı’nın kabulü ve o günlerde yaşananlar:

 

23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. 1920 senesinin yaz ayı içinde ülke topraklarının büyük bir bölümü işgal altındaydı. Ankara düzenli bir ordu kurma çalışmaları yürütüyordu.

 

Meclis hükümeti yeni bir ordu kurarken bu orduyu ayakta tutacak, ona moral verecek güçleri de harekete geçirme çabasındaydı. Yayınlanan gazeteler halkı işgal güçlerine karşı direnmeye, birlik olmaya, cesaret vermeye uğraşmaktaydı. Gazete ve dergilerden önemli miktarları hükümet tarafından satın alınarak cephelere yönlendirilmekte, mitingler düzenlemekte ve camilerde vaazlar verilmekteydi. İstiklal Marşı da halkın ve ordunun moral gücünü yükselteceği düşünülerek gündeme getirilmişti.

 

İSTİKLAL MARŞI İÇİN GAZETELERDE DUYURU YAPILDI

 

Dönemin eğitim bakanı Rıza Nur hatıralarında marş yarışmasını kendisinin açtırdığını ifade ederek şöyle yazdı: ”Yüce ihtilal ve savaş günleri. Böyle zamanlarda milletler en güzel milli marşlarını yaparlar. Bir milli marşın güfte ve bestesini yapana beş yüz lira maddi mükafat vereceğimi ilan ettim.”

 

Gazetelerde ise İstiklal Marşı yarışması şöyle duyuruldu:

 

“Şairlerimizin dikkatine:

 

Milletimizin dahili ve harici İstiklal uğruna girişmiş olduğu mücadeleyi ifade ve terennüm için bir İstiklal Marşı. Umur-u Maarif Vekili Celilesi’nce müsabakaya vazedilmiştir. İşbu müsabaka, 23 Kanun-u evvel sene 36 tarihine kadar olup bir heyeti edebiye tarafından, gönderilen eserler arasından intihap edilecektir ve kabul edilen eserin güftesi için beş yüz lira mükafat verilecektir.

 

Ve yine laakal beş yüz lira tahsis edilecek olan beste için bilahare ayrıca bir müsabaka açılacaktır. Bütün müracaatlar Ankara’ da Büyük Millet Meclisi Maarif Vekaletine yapılacaktır.”

 

MEHMET AKİF MARŞ YAZMA KONUSUNDA İKNA EDİLİYOR

 

Son şiir gönderme tarihi olan 23 aralık 1920’den sonra Eğitim Bakanlığı güfteleri inceledi ancak içlerinde İstiklal Marşı olabilecek bir eser bulamadı. Bakan Hamdullah Suphi, Mehmet Akif’in marşa ödül koyulması nedeniyle katılmadığını öğrenince şaire yazdığı mektupta ödül konusunun uygun bir şekilde çözümlenebileceğini ve yarışmaya katılmasını şöye belirtti:

 

“Pek aziz ve muhterem efendim;

 

İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya, iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asil endişenizin icap ettirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç [heyecanlanma] vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.”

 

5 Şubat 1337 [1921],

 

Umur-u Maarif Vekili

 

Hamdullah Suphi

 

Mehmet Akif, Büyük Millet Meclisinde Burdur Milletvekiliydi.

 

İlk şiirlerini okul sıralarında kaleme alan Akif, ilerleyen dönemlerde Darülfünun edebiyat müderrisliğine getirildi.

 

Akif, 1908’de açılan fikir ve sanat hareketinin içinde yer alarak daha önceleri yayımlayamadığı şiirleri Sebilürreşat’ta yayınlamaya başladı. Bu ilk şiirlerinde İstanbul’daki sefaleti gerçekçi bir biçimde betimledi. İlk kitabı 1911’de Safahat adıyla yayımlanan Akif’in ikinci kitabı olan “Süleymaniye Kürsüsünde 1912 de üçüncüsü “Hakkın Sesleri” 1913’ te, dördüncüsü “Fatih Kürsüsünde aynı yıl, beşincisi “ Hatıralar” 1917’ de yayımlandı. İstiklal marşını yazdığı sıralarda altıncı kitabı olan “ Asım” üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştı.

 

Şiirlerinde, imparatorluğun kaybettiği topraklar için gözyaşı döken Akif, milleti birleşmeye, hayasız saldırılara karşı koymaya çağırdı. Akif, 1912 yılı sonlarında askerleri şevke getirmek için bir marş yazdı: Cenk Şarkısı.

 

10 dörtlükten oluşan bu manzume Sebilürreşat dergisinde yayımlandı.

 

Ey sürüden arta kalmış yiğit!

 

Arkadaşın gitti, yetiş sen de git.

 

Bak ne diyor cedd-i şehidin işit;

 

Durma git evladım, uğurlar ola!

 

Durma git evladım açıktır yolun.

 

Cenge sıvansın o bükülmez kolun;

 

Süngünü tak ön safa geçmiş bulun.

 

Uğrun açık olsun uğurlar ola!

 

Yerleri yırtan sel olup taşmalı,

 

Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı!

 

Sendeki coşkunluğa el şaşmalı.

 

Haydi git evladım, uğurlar ola!

 

Düşmana çiğnetme bu toprakları,

 

Haydi kılıçtan geçir alçakları!

 

Leş gibi yatsın kara bayrakları,

 

Kahraman evladım uğurlar ola!

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNİ YAZDI

 

Almanların daveti sonucunda Aralık 1915’te Osmanlı Hükümeti Almanya’daki Müslüman esirler arasında İngilizlerin aleyhine propaganda yapmak için gönderdiği birkaç kişinin içinde Mehmet Akif de vardı. Akif Almanya’da bulunduğu sırada ünlü şiiri Çanakkale Şehitlerini yazdı.

 

1920 yılı ocak ayında Mehmet Akif, Kuvayi Milliye’nin Ege’deki merkezlerinden Balıkesir’e gitti. Burada halktan aradaki ayrılık nedenlerini kaldırmalarını, düşmanlara karşı birleşilmesini isteyip, halkı yurt savunmasına çağırdı.

 

“Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım, bizim tarafımızdan halkı tanvire ihtiyaç varmış, çağırıyorlar, mutlaka gitmeliyiz” diyen Akif meclisin açıldığı günlerde Ankara’ya geldi. Meclisin önünde Akif’le karşılaşan Mustafa Kemal “Sizi bekliyordum efendim, tam zamanında geldiniz.” diyerek onu karşıladı.

 

Akif Ankara’ ya geldiğinde Anadolu iç isyanlarla karşı karşıyaydı.

 

Kurtuluş Savaşı sürerken Akif Kastamonu camilerinde yaptığı konuşmalarda Müslümanların birliğe, düşmana karşı savaşmaya ve mücadeleye çağırdı. Bu konuşmaların yayımlandığı dergi ve gazeteler Anadolu’nun bütün illerinde, sancaklar ve kazalardaki idarecilerle toplantı yerlerinde okutturuldu.

 

Kitaplar, broşürler şeklinde yeniden basılarak cephelere, köylere dağıtıldı.

 

Aralık 1920 sonlarına doğru Ankara’ya gelen Akif eğitim bakanı Hamdullah Suphi ‘nin 5 şubat 1921 tarihli mektubuyla aldığı İstiklal Marşı siparişi için şimdilerde müze olan Hacettepe’nin arkasındaki Tacettin Dergahındaki odasına çekilerek marşı yazmaya başladı.

 

İSTİKLAL MARŞI 12 MART 1921’DE KABUL EDİLİYOR

 

İstiklal Marşı 17 şubat 1921 tarihinde Hakmiyet-i Milliye Sebilürreşat’ta yayımlandı. Açık Söz gazetesi ise marşı süslü bir çerçeve içinde birinci sayfaya koyarken şu açıklamayı yaptı: “Her mısrada Türk ve İslam ruhunun ulvi mübarek hisleri titreyen bu abide-i sanatı, kemal-i hürmet ve mübahatla (övünçle) derc ediyoruz.”

 

İlk yayınından 12 gün sonra da Konya’da Öğüt gazetesinde yer alan İstiklal Marşına karşı Anadolu gazetelerinin olumlu bir yaklaşım içinde oldukları görülmekteydi. İstiklal Marşı 12 Mart 1921 günü ülkemizin ve milletimizin bağımsızlık şiiri olarak kabul edildi.

 

Paltosu olmayan Akif kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan “Darülmesai “ye bağışladı.

 

İSTİKLAL MARŞI’MIZIN 10 KITASI

 

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

 

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

 

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

 

 

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!

 

Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet bu celâl?

 

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl,

 

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

 

 

 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

 

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

 

Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;

 

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

 

 

 

Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

 

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

 

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

 

“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

 

 

 

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

 

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

 

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

 

 

 

Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!

 

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

 

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı;

 

Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

 

 

 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

 

Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ!

 

Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,

 

Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

 

 

 

Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:

 

Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!

 

Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeliEbedî

 

yurdumun üstünde benim inlemeli

 

 

 

O zaman vecd ile bin secde eder –varsa- taşım;

 

Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

 

Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım;

 

O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.

 

 

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;

 

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

 

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

 

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;

 

Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

 

Kaynak : Yeni AKİT 

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ